Ruanda Soykırımı Nedir

Ruanda Soykırımı Nedir
Ruanda Soykırımı Nedir

Ruanda Soykırımı Nedir

1994 yılında yaşanan Ruanda soykırımı nı anlamak için ülkenin Batı sömürüsü altına girdiği 19. yüzyıl sonlarına kadar gitmek gereklidir. Uzun yıllar bağımsızlığını koruyan Ruanda 1890’da düzenlenen Brüksel Konferansı’nın ardından Almanya’nın kontrolüne verilir. Ancak Almanlar emperyalist paylaşımdan kendilerine düşen hisseyi beğenmezler. Onlara göre Ruanda önemsiz bir toprak parçasıdır ve Almanya’ya yük olacaktır. Bu sebeple ülkeye bir temsilci bile göndermezler.

Ülkeyi Tutsilerin arasından çıkan bir kral yönetir. I. Dünya Savaşı’nın ardından ülkenin yönetimi Belçika’ya devredilir. Belçikalılar Almanlardan farklı düşünmektedirler. Onlara göre Ruanda, sömürgeci Belçika yönetimine yarar sağlayabilecektir. Bu amaçla ülkeyi kolonileştirirler. İnsanları zorla tarlalara çalışmaya gönderirler; gitmeyenleri cezalandırır, işkenceden geçirirler. Bu süreçte Belçika sömürge yönetimi hâkimiyetini korumasını sağlayacak düzenlemeler yapar.

Ülkenin %90’ının Hutu kabilesi %9’unun Tutsi kabilesi mensubu olduğu düşünülmektedir. Belçikalılar ülkede etnik ayrımcılığa giderler ve Tutsileri kendi yanlarına çekmeye karar verirler. Fakat kimin Tutsi kimin Hutu olduğu pek belli değildir. Bu konuda ayrıma varmak için iki kriter yaratırlar. İnce, narin yapılı Ruandalılar Tutsi, diğerleri Hutu olarak tanımlanır.

Bir başka kriterse ekonomik durumdur. 10’dan fazla ineği olanlar, yani varlıklı sayılanlar Tutsi, 10’dan az ineği olanlar Hutu olarak sınıflandırılır. Bu ayrımı güçlendirmek için halka kimlik dağıtılır ve bu kimliklerde kimin Hutu kimin Tutsi olduğu özellikle belirtilir. Artık yapay olarak iki etnik unsur yaratılmıştır.

Belçikalılar azınlıktaki Tutsileri işbirlikçi konumuna getirirler ve ülkeyi onlar vasıtasıyla idare ederler. Hutuların sosyal hakları ellerinden alınır, eğitim ve sağlık gibi hizmetlerden yararlanmaları kısıtlandırılır. Bu durum Afrika’da özgürlük hareketlerinin başlamasına kadar sürer. 1950’li yıllarla birlikte Belçikalılar taraf değiştirirler ve Tutsilere karşı Hutuları desteklemeye başlarlar. Ülke bağımsızlığını kazanmak üzeredir ve sömürgeciler yeni düzende varlıklarını sürdürecek şartları oluşturma çabası içindedirler. Yapılacak seçimlerde çoğunluktaki Hutuların iktidarı ele geçireceklerini görmemek mümkün değildir. Sonuçta 1962’de ülke bağımsız olur ve seçimler yapılır. Beklendiği gibi seçimleri Hutu milliyetçisi PARMEHUTU (Hutu Özgürlük Hareketi) kazanır. Bundan sonra Tutsi hâkimiyeti yerini Hutu idaresine bırakır. Hutular derhal Tutsiler’den intikam almak için harekete geçerler. Yıllarca Belçikalılarla işbirliği yapan ve Hutuları baskı altında tutan Tutsilere karşı ülke çapında saldırılar başlar. Kısa sürede 100 bine yakın Tutsi öldürülür, 160 bin kadarı da komşu ülkelere sığınmak zorunda kalır. Tutsilere yönelik saldırılar 1964 ve 1974’te de yaşanır. Sonuçta çok sayıda Tutsi ülkeyi terk etmek zorunda kalır ve komşu ülkelerde yaşamaya başlar.

1980 yılında Diaspora Tutsilerinin sayısı 500 bini bulur. Ancak ülke dışındaki Tutsiler anavatanlarından hiçbir zaman vazgeçmezler. Sürgündeki Tutsiler “Ruanda Yurtseverler Birliği”ni (RYB) kurarlar ve ülkelerine dönmenin yollarını aramaya başlarlar. Önce politik ve diplomatik (bknz: diplomasi nedir) yolları deneseler de daha sonra silahlı mücadeleye yönelirler. Ocak 1990’da Hutu milliyetçisi Ruanda Hükümetine karşı savaşa başlarlar. Belçika ve Fransa’nın Hutuları desteklemesine rağmen mücadelelerinde başarılı olurlar ve Ruanda Hükümetini masaya oturmaya zorlarlar.

ruanda soykırımı
ruanda soykırımı

Ağustos 1992’de ateşkes imzalanır ve barış görüşmeleri başlar. 1993’te Arusha Barışı imzalanır. Buna göre ülkede iktidar iki taraf arasında paylaşılacak, o zamana kadar yalnızca Hutulardan oluşan Ruanda ordusuna Tutsiler de girebilecek ve Ruanda Yurtseverler Birliği ile Ruanda ordusu birleşecektir. Ancak bu antlaşma ülkedeki Hutu milliyetçilerini son derece rahatsız eder. Tutsi sorununu kökünden çözmek için kısa sürede ülkenin dört bir yanında “Interahamwe” denilen paramiliter örgütler kurulur. Amaç ülkede etnik temizlik yapmak ve Tutsileri yok etmektir. Soykırım hazırlıkları dikkatlice planlanır. Yurtdışından silah ve kamalar getirtilir. Bazı radyolardan yapılan yayınlarla Hutular galeyana getirilmeye ve etnik temizlik için uygun bir ortam yaratılmaya çalışılır.

Olayların başlamasını 6 Nisan 1994’te bir Hutu olan Ruanda Devlet Başkanı Cyprien Ntaryamina’nın uçağının düşürülmesi tetikler. Hutular Tutsileri suikasttan sorumlu tutarlar. Artık aylardır planlanan soykırımın gerçekleştirilmesi için uygun ortam oluşmuştur. Katliamlar derhal başlar. Tüm Tutsiler ve ılımlı Hutular hedef alınır. Yollara barikatlar kurulur ve kimlik kontrolü yapılır. Nüfus cüzdanlarında kimin Tutsi kimin Hutu olduğu yazıldığı için katiller açısından öldürecekleri insanları belirlemek oldukça kolay olur. Cinayet, işkence ve tecavüzler 100 gün sürer. Batılı ülkeler ve Birleşmiş Milletler bu sürede hiçbir şey yapmazlar. Soykırımı başkent Kigala’yı ele geçiren Ruanda Yurtseverler Birliği durdurur. 100 gün içinde 1 milyona yakın insan öldürülmüştür. Tecavüz ve işkence olaylarının kayıtları tutulamamıştır. Bu arada RYB’nin idareyi ele geçirmesinin ardından Tutsilerin intikam almasından korkan 2 milyon Hutu da ülkeyi terk etmiş ve komşu ülkelere sığınmıştır.

Bürokrasi Nedir

Birleşmiş Milletler ve Batılı Ülkelerin Sorumluluğu

Soykırımın yaşanacağı BM ve Batılı ülkeler tarafından önceden öğrenilmiştir. Ruanda’daki BM Barış Gücü (UNAMIR) Komutanı Kanadalı General Dallaire BM’yi soykırım başlamadan bir şeyler yapılması için uyarmış ancak gerekli yetkiyi alamamıştır. Soykırımın başlamasının ardından dönemin BM Genel Sekreterinin Barış Gücü Operasyonlarından Sorumlu Yardımcısı Kofi Annan’ı tekrar aramış, olaylar hakkında bilgi vermiş ve müdahale yetkisi istemiştir. Annan ise ABD yönetiminin baskısıyla Dallaire’e “Size saldırılmadıkça müdahale etmeyin” talimatını vermiştir. Bu sırada 10 Belçikalı BM askeri Hutularca öldürülünce BM askerlerinin tamamına yakını geri çekilmiştir. Bu kararın alınmasında yine ABD etkisi görülmektedir.

Yakın geçmişte Somali’de yaşanan başarısızlığı ve askerlerinin cesetlerinin sokaklarda sürüklenmesini unutmayan ABD, yeni bir fiyaskoya daha dahil olmak istememiştir. Sonuçta BM olaylar karşısında tamamen pasif kalmış, yetkililer soykırımı izlemekle yetinmişlerdir. Bu süreçte ABD ve Fransa BM’nin müdahale imkânlarını kısıtlamıştır. BM bünyesindeki görüşmelerde Ruanda’da yaşanan olaylarla ilgili olarak “soykırım” kelimesini kullanmaktan özenle kaçınmışlar ve bu kelimenin kayıtlara geçmesini engellemişlerdir. Zira BM’de yaşananların soykırım olduğu kabul edilirse 1948 Sözleşmesi gereği müdahale etmek zorunda kalmaktan korkmuşlardır. Sonuçta olayların bitmesi beklenmiş ve 8 Kasım 1994’te alınan Güvenlik Konseyi kararıyla Ruanda’da işlenen suçları soruşturacak bir Özel Uluslararası Ceza Mahkemesi kurulması kararlaştırılmıştır.

ABD’nin Ruanda soykırımı üzerindeki rolü bugün inkâr edilemez olarak nitelendirilmektedir. ABD kendisi olaylara müdahale etmediği gibi BM’yi de pasivize etmiştir. Bir BM üyesi olarak en temel sorumluluklarını ihmal etmiştir. Örneğin BM 17 Mayıs 1994’te Ruanda’ya 5500 askerlik bir birlik göndermeye karar verir. ABD’den de 50 tane zırhlı personel taşıyıcı talep eder. Ancak ABD bu araçların ulaşım masrafları için 6,5 milyon dolar ister. Sonuçta pazarlıklar uzar ve zaten gecikmiş olan BM müdahalesi daha uzun süre sürüncemede kalır. Bugün ABD yaşanan trajedideki sorumluluğunun farkındadır. Bill Clinton 1998’de Ruanda’da yaptığı konuşmada ABD ve diğer devletlerin soykırım sırasında gerekeni yapmadıklarını itiraf etmiştir. ABD’deki bir televizyon programında da “Eğer 5 bin ABD askeri gönderseydik 500 bin kişinin hayatını kurtarabilirdik” demiştir.

Sorunun doğrudan taraflarından Belçika da olaylar karşısındaki sorumluluğunu kabul etmektedir. Belçika Başbakanı Guy Verhofstadt yaptığı açıklamada “Eğer Belçika birlikleri orada kalsaydı yüz binlerce kişinin hayatını kurtarabilirdik” demiştir. Ancak olaylarla ilgili olarak en çok eleştirilen ülke Fransa’dır. Fransızlar Hutulara silah eğitimi vermek ve soykırım sırasında onlara yardım etmekle suçlanmaktadır. Ruanda Devlet Başkanı Paul Kageme yaptığı bir açıklamada “Fransızlar soykırım yapacak askerleri ve milis güçleri eğittiler ve silahlandırdılar. Onların soykırım yapacaklarını biliyorlardı. Daha sonra Fransızlar katilleri kurtardı ve kurbanları korumadılar. Bir özür bile dilemeden burada kalacak kadar da yürekliydiler” demiştir.

Yine iddialara göre Fransa soykırım sırasında düzenlediği “Turkuaz Harekâtı”yla bölgeye asker indirmiş, Kigali’nin batısından Kongo’ya kadar olan bölgenin yönetimini ele geçirmiş ve bölgeye RYB askerlerinin girmesini engelleyip bölgedeki katliamı kolaylaştırmıştır. Fransız sorumluluğu altındaki bölgede 200 bin kişi öldürülmüştür. Ancak Fransa soykırımdaki sorumluluğunu kabul etmemektedir. Her ne kadar Emekli Fransız Ulusal Jandarma Müdahale Grubu Komutanı Yardımcısı Thierry Prungnaud Fransız Devlet Radyosu’na verdiği demeçte “Fransız askerlerinin Ruandalı sivil milislere atış eğitimi verdiğini” belirtse de Fransa bu açıklamaları da Turkuaz Harekâtı sırasında yaşananları da inkâr etmektedir. Fransa adına en çarpıcı açıklama ise François Mitterand’dan gelmiştir. Mitterand Ruanda’yla ilgili bir soru üzerine “O ülkelerde bir soykırım yaşanması o kadar da önemli bir şey değildir” demiştir.

Kofi Annan ise sorumluluğunu kabul etmektedir. Annan,  “BM Barış Gücü Operasyonları Sorumlusu olarak pasifliğim yüzünden pişmanım” açıklamasını yapmıştır. Batı’nın tavrını özetleyen sözler ise General Dallaire’den gelmiştir. Dallaire, “Ruanda’nın hiçbir stratejik önemi olmadığı için Uluslararası toplum Ruanda soykırımı ile ilgilenmedi… Soykırım son derece mide bulandırıcıydı ve tam 100 gün boyunca dünya kamuoyunun gözleri önünde devam etti” demiştir.

Ruanda Soykırımı ve Mahkemeler

Ruanda soykırımı suçları Ruanda’daki yerel mahkemeler ve Ruanda Uluslararası Ceza Mahkemesi tarafından soruşturulmaktadır. Uluslararası Mahkeme soykırıma karışan üst düzey devlet yetkililerini yargılarken Ruanda Mahkemeleri devletle bağlantısı olmayan daha alt düzey sorumluları yargılamaktadır.

Yerel Mahkemeler

Ruanda’daki yerel mahkemelere GACACA Mahkemeleri denmektedir. Bunlar halk mahkemeleridir. GACACA Mahkemeleri 3’ten fazla insanı öldürenleri yargılamakta ve halk kendi cezasını vermektedir. Amaç toplumun tatmin olmasını sağlamak ve yargı sürecini hızlandırmaktır. Mahkeme üyeleri halk arasından seçilmekte ve bu mahkemelerin kararları geçerli kabul edilmektedir. Ancak bugün itibariyle tutuklanan insan sayısı çok fazladır ve Ruanda’da hapishanelerin kapasiteleri bu kadar insanın yaşayabileceği yeterlilikte değildir. Bu sebeple Ruanda Hükümeti suçunu itiraf eden ve pişman olduğunu söyleyen mahkûmları belirli oranda serbest bırakmaktadır. Bir internet sitesinin haberine göre de 2007’nin Şubat ayı itibariyle 8 bin kişi hapishanelerde yer kalmadığı için serbest bırakılmıştır.

Uluslararası Ceza Mahkemesi

Ruanda Uluslararası Ceza Mahkemesi ise 8 Kasım 1994 tarihli BM Güvenlik Konseyi kararı doğrultusunda kurulmuştur. Bu mahkeme uluslararası hukuk kurallarına göre, uluslararası toplumun ceza ve insan hakları hukukunu ihlal eden bireylerin yargılanmalarını sağlamak amacıyla kurulan ilk ceza mahkemesi unvanına sahiptir. Mahkeme 1 Ocak 1994 – 31 Aralık 1994 tarihleri arasındaki suçları incelemekle görevlidir. Yani zaman bakımından sınırlanmıştır. Mahkeme yer bakımından da sınırlıdır. Buna göre Raunda toprakları ve komşu ülkelerde yaşanan ihlaller ele alınmaktadır. Mahkeme inceleyeceği suçlar bakımından da sınırlandırılmıştır. Buna göre soykırım suçu, insanlığa karşı suçlar ve Cenevre Sözleşmelerinin ortak 3. maddesinin ve II sayılı ek protokolünün· ağır ihlalleriyle ilgili yargılama yapılmaktadır.

Geçmişte uluslararası hukuk genelde ülkeler arasında meydana gelen silahlı çatışmalarla ilgilenmekteydi. Buna karşılık uluslararası olmayan silahlı çatışmalar sırasında savaş suçu olarak değerlendirilen eylemler ilk olarak Ruanda Uluslararası Ceza Mahkemesi statüsünde yer almıştır.

Mahkemenin merkezi Tanzanya’nın Başkenti Arusha’dadır. Hakimler BM Genel Kurulunca seçilmişler ve 26 Haziran 1995’te görevlerine başlamışlardır. Ancak yargılanacak kişi sayısının fazlalığı sebebiyle mahkemenin yargı kapasitesi arttırılmış ve “Ad Litern” Hakimler Grubu oluşturulmuştur.

Mahkemede BM Genel Sekreteri’nin önerisi üzerine Güvenlik Konseyince atanan bir savcı bulunmaktadır. Bu savcı Lahey’de görev yapmaktadır. Kigali’de de bir savcı yardımcısı bulunmaktadır.

Temyiz Mercii Hakimleri, Eski Yugoslavya Mahkemesi Temyiz Mercii Hakimleri olarak görevlendirilen kişilerdir. Toplam 7 yargıç görev yapmaktadır.

Mahkeme siyasi yöneticiler, üst düzey askerler, üst düzey sivil yöneticiler, din önderleri ve önemli iş adamlarını yargılamaktadır. Ruanda soykırımı suçundan dolayı ilk kez cezalandırılan kişi ise eski Başbakan Jean Kambanda’dır. Kambanda suçunu itiraf etmiş ve ömür boyu hapis cezasına çarptırılmıştır.

Sanıklara verilen cezaların en ağırı ömür boyu hapistir. Ölüm cezası yoktur. Ayrıca Ruanda soykırımı sonucunda gasp edilen malların geri verilmesine de karar verilebilmektedir.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here